Duyurular

Beş Dakikalık Saygı Duruşu “Ötekileştirme!”

Hayat paylaşınca güzelShare on Facebook0Tweet about this on TwitterPin on Pinterest0Share on Google+0Share on Tumblr0Print this pageEmail this to someone

Müsaadenizle sizi yok edeceğiz(!)

Tatlı dilin yılanı deliğinden çıkarttığı, hatta yerinden yurdundan ettiği, hayvancağızı bir daha oralara uğratmayacak şekilde uzaklaştırdığı bir çağdayız sanki… “Dağdan gelip, bağdakini kovmak” deyimine karşı tutumumuz da bayağı eskilerde kaldı artık… (En azından çağımız gereği böyle olmasını umarak yazılmış bir giriş cümlesi bu…)

Hazırlayan: hepberabear

Sosyalleşmemizin birinci basamağı ve vazgeçilmezi olan sosyal çevremize şöyle dışarıdan hiç göz attık mı? Objektif bir biçimde hiç içinde olmamış gibi biraz gözlemleyip, düşündük mü? Eğer yapmadıysanız en kısa zamanda deneyin derim, deneyin ve görün “FARKI”. Evet vurgulamak istediğim konu farklar, farklılıklar… Günlük hayatımızın bir parçası haline gelmiş sosyal çevremizde bulunan insanlarla aslında o kadar farklı ve o kadar ayrı noktalardayız ki, bunu belki gündelik yaşamın temposunda göremiyoruz ama bir “beş dakika” ayırıp dışarıdan bakan yabancı bir kimse gibi enine boyuna incelediğimizde karşılaşıyoruz bu gerçekle. “Her gün kahve içtiğin, bira tavla yaptığın, kuaföre gittiğin, futbol konuştuğun, karı kız kestiğin, erkekler hakkında dedikodu yaptığın, kısacası kendine en yakın bulduğun insanla olan “KOCAMAN KOCAMAN FARKLAR”. Bu farklara klişeleşmiş bir yorum getirirsek eğer; “Herkes aynı olsaydı, dünya yaşanmaz hale gelirdi” örneğini rahatlıkla verebiliriz… Bu noktaya kadar bahsetmek istemediklerimi aktardığımı düşünüyorum asıl anlatmaya çalışacağım şeyse bardağın dolu ya da boş tarafından ziyade bize göre hiç dolmayan ya da hiç olmayan bardak…

Sosyal mesaj verme kaygısı güdüp gütmediği hakkında hiç bir endişem olmadığını belirterek; çevremize dönüp baktığımızda bin bir çeşit insanla AYNI dünyayı, ülkeyi, şehri, mahalleyi, sokağı paylaşıyoruz ve bu kadar ortak şey azmışçasına bir de nefes alıyor, ağlıyor, gülüyor kısaca insan doğasının gerektirdiği her bir şeyi paylaşıyoruz… Bahsetmek istediğim olay şudur ki üsluplarımızın, fikirlerimizin ve yaşam tarzlarımızın farklılığı bu kadar benzerlik arasında sıyrılıp sorun oluşturmaya yetiyor da artıyor bile… Peki biraz düşünelim “ÖTEKİ” sıfatına bürüdüğümüz insanlar ile ne kadar benzer ya da farklıyız? Onların yaptığımız şeyleri yapmamalarına değil de, yapamadıklarımızı yapıyor olduklarına neden odaklanmayız hiç? Eleştiri denildiğinde sadece olumsuz duyguların ve sövmelerin yer aldığı sözcükler dizisinin aklımızda belirmesini ne kadar sağlıklı bulmalıyız? Tartışılır…

Şiddetin hayatımıza bu kadar işlemiş ve etkilerini fazlaca gösterdiği bu dünyada ortak havayı soluyup, aynı kaynaklardan hayatımızı devam ettirirken, sürüyle “Eğitim Yuvası” açılıp, kendimizi geliştirmek için onlarca fırsat ayağımıza serilirken, hala daha 2016 gibi bir yılda “Bilgi, Kültür, Bilim ve Eğitimin” gücü ile hareket edemezken, büyük büyük babalarımız ve annelerimizin öğütlerini çağımız gerekleri ile harmanlayamazken, neden yaşıyor olduğumuz ve amaçlarımız hakkında sorular sormanın vakti gelmemiş midir sizce de? Eğer ki bu soruyu toplum kalıpları ve baskısı ile oluşturduğumuz benliğimize soracaksak hiç vakit kaybetmeden aynı tempoda yaşamaya bırakın devam edelim… Bu sorunun tek muhatabı ve adresi “VİCDANIMIZDIR”.

Bir toplum düşünün ki, “BARIŞ” sözcüğünü sözlüklerden öteye hiç taşıyamamış topraklarında beyinlerin ikiye bölündüğü… Eğer ülkemi seviyor, ortak değerlerime saygı duyuyorsam acaba “FAŞİST” mi olurum? Sorgusuyla büyüyen… Kurşunların biberonlarına daha bebek yaşta isabet ettiği savaşın ortasında büyüyen çocukların yetiştiği öğretinin doğrultusunda, acaba ben “VANDALİST” miyim? Sorgusunu da taşıdığı… Onu doğuran annesinin de zaman zaman bir kadın olduğunu unutup “KADIN” ı sadece bir seks objesi ve ikinci sınıf insan olarak görenlerin gerçekliğinin egemen olduğu… “ERKEKLİĞİNİ” cetvelsiz yaşayamayacaksızın cm hesabı ile ispat etmeye yemin etmiş insanlarla dolu… Üretme kaygısına her zaman mesafeli kalıp “TÜKETMEYE” kendini adamış, insanların hayattaki değil de yataktaki pozisyonlarına kafa yoran, bir de bunu sen “ÖTEKİSİN”, “EŞCİNSELSİN” yaftasına bürüyerek asıl köklü içsel “HOMOFOBİSİNİN” temelini atan bireyler büyüten… Sadece belirli gün ve haftalarda “ENGELLİ BİREYLERE” kucak açmış ertesi gün hayatına devam etmiş… Sayıca çoksan “EZ, YOK ET” bilincini her şeyi reddederek oturtmuş, öyle bir toplum işte… Şükür ki ne kadar uzağız böyle bir yapıdan değil mi? Örneklerken bile ne kadar uzak geldi bize bu(!) Değil mi?!

Unutmayalım ki yer yer aynı genleri taşıdığımız aile üyelerimizle bile çok farklı noktalarda dururken, farklı kültür ve bakış açısında büyüyüp, yetişmiş insanlardan bu tekdüzeliği ummak bile bile lades olacaktır… Her gün aynı sofrada yemek yiyip, aynı klozete oturduğumuz insanlarla bile defalarca tartışırken, çözüme gitmek için seçtiğimiz “YOK ETME” stratejisinin ne kadar sağlıklı olduğunu varın siz düşünün…

Klişeler bazen hayat kurtarır. Doğrudur; “Farklılıklarımız bizim, zenginliğimizdir”. Yeter ki neyi nasıl değerlendireceğimizi bilelim. Çok sevdiğim hocam Barış BAŞEL’in de her zaman söylediği gibi; “Eğer ki eğitimimizi gittiğimiz yere götürmezsek, hiç bir işimize yaramayacaktır”.

Sadece beş dakikalık bir empatinin her bir bireyde başlayıp topluma neler katabileceğini düşünmek, “Ben ne yapayım düzen böyle yaaa!” fikrini biraz olsun eksiltmeye ve “Ben de işe yarayabilirim” hissini aşılamaya inanın yetecektir…

Şimdi sizleri bu yazıyı okumuş bir kaç kişi olarak kabul edip, hayatın çeşitliliği, farklı renkler, başka dillerdeki cümleler, aynı renk gaz çıkartan ama farklı farklı kendini ifade ediş biçimleri olan insanlar için hiç olmazsa “beş dakikalık bir saygı duruşuna” davet ediyorum…

 

Bu yazı ilk defa Homojen Dergi‘nin 6. sayısında yayınlanmıştır.

Hayat paylaşınca güzelShare on Facebook0Tweet about this on TwitterPin on Pinterest0Share on Google+0Share on Tumblr0Print this pageEmail this to someone




Leave a comment

Your email address will not be published.


*